‘Hakikat daima sürgündedir’

Dünyanın en önemli edebiyat eleştirmenlerinden George Steiner 90 yaşında hayata veda etti. 'Tolstoy mu Dostoyveski mi', 'Tragedyanın Ölümü', 'Babil'den Sonra' gibi kitaplara imza atan Steiner, büyük sorulara yanıt arayan klasik eleştiri geleneğinin son temsilcilerindendi.

Yirminci yüzyıl Avrupa’sının biçimlendirdiği büyük eleştirmen kuşağı yavaş yavaş aramızdan çekiliyor. 90 yaşında ölen George Steiner o kuşağın kusursuz bir temsilcisiydi.

Çağdaş edebiyat eleştirisinin en üretken adlarından Steiner, çok farklı alanlarda rahatça söz söyleyebilen tam bir hezarfen olsa da aslında hep aynı sorulara yanıt aradı. Basit görünen büyük sorulardı bunlar: Dil nasıl çalışır, sanat niçin kötülüğü önleyemez, müzik neden yalan söylemez…?

Bir entelektüel olarak çekiciliği de bu büyük soruların peşine düşmesinden geliyordu. Özellikle sanat-kötülük ilişkisi, Steiner’ın yaşamı boyunca çözmeye çalıştığı büyük sırdı. Goethe’nin bahçesinin yanı başındaki Buchenwald kampında insanların yakılması, ona göre Batı medeniyetinin paradoksunu özetliyordu: İnsanlığa Goethe’yi armağan eden bir toplum Holokost’a göz yummuştu—bu nasıl mümkün olabilirdi? (Konuya öyle takıntılıydı ki, yazdığı tek novella Hitler’le ilgiliydi.)

George Steiner 1929’da Paris’te doğdu. Viyana Yahudilerinden olan babası tehlikeyi erken sezmiş, daha Naziler ortaya çıkmadan ülkeyi terk etmişti. Ilık iklimi nedeniyle Fransa’yı seçtiler. Böylece üç dilin (Fransızca, Almanca, İngilizce) içine doğması Steiner’ı gerçek bir Avrupa entelektüeli yapacaktı. Kolundaki bir sakatlık onu cepheden uzak tuttu (Annesi bir gün, “Ne kadar şanslı olduğunu bilemezsin!” deyip bütün acılarını unutturmuştu.) Steiner bu fiziksel engelin entelektüel serüvenindeki dönüm noktası olduğunu söyler.

Geleceğin Amerika’da olduğunu düşünen babası, Nazi işgalinden hemen önce onu “son gemi”yle okyanusun karşı yakasına gönderdi. Steiner’ın geride kalan Yahudi sınıf arkadaşlarından sadece biri Nazilerden kurtulup hayatta kalacaktı. Bu kılpayı kurtuluş onu yaşam boyu bir gölge gibi takip etti.

Amerika’da doktorasını tamamladıktan sonra bir süre gazetecilik yaptı. The Economist’te geçirdiği dört yıl, Steiner’a “haber yazmayı” ve toplumun dilini öğretti. Bir rastlantı yeniden akademiye, Princeton’a dönmesini sağladı. Yine de gazetecilikle bağını hiç kesmemesi (Edmund Wilson’ın ardından 30 yıl boyunca New Yorker’ın kitap eleştirmeniydi) akademiyle yıldızının pek barışmamasının nedeni olabilir.

Büyük sorulara merakının ipuçlarını veren ilk kitabını o yıllarda yayımladı. Herkesin düşündüğü ama kimsenin ayrıntılı yanıtlamadığı soruya odaklanmıştı: Tolstoy mu Dostoyevski mi? Basit görünen bu soru, ona göre edebiyatta iki ana damarı özetliyordu.

Steiner gerçek anlamıyla bir yersiz yurtsuzdu. Yaşamında hep 18. yüzyılda yaşamış bir din bilgininin sözünden ilham aldığını söyler: “Hakikat daima sürgündedir.” Kendini hiçbir ülkeye ait hissetmedi (bu yüzden amansız bir siyonizm karşıtıydı). Yalnızca ailesiyle (öğrencileriyle) bir aidiyet ilişkisi kurmuştu. Hatta Cambridge’in İngiliz edebiyatı bölümünden dışlanınca okulun bir üyesi olarak kalsa da yirmi yıl boyunca bir tür gönüllü sürgünde (Cenevre’de) ders verdi.

2016’da yayımlanan Bir Uzun Cumartesi adlı o enfes nehir söyleşisinde, 80 yaşından sonra bile sürgün edilse yakınmayacağını anlatır: “Sürgün edilirsem ‘Tanrım, neden ben?’ diye şikayet etmem, ‘İşte bu gerçekten ilginç Tanrım!’ der, her şeye yeniden başlarım.”

Steiner son hezarfen eleştirmendi ama sanatçılara gıpta ettiğini hiç saklamadı. En çok hayıflandığı şey şair ya da besteci ol(a)mamaktı. En iyi eleştirmenin bile (ki bu kendisi olabilir) sıradan bir “sanatçı”dan ışık yılı kadar uzak olduğunu düşünüyordu. Onun gözünde eleştirmen bir ulaktı yalnızca.

Steiner, çok geniş bir kültür havzasını avucunun içi gibi tanıyor, aynı şeyi okurundan da bekliyordu. Dipnotların edebiyatın büyüsünü öldürdüğünden yakınıyordu. Ona göre iyi okur, göndermeleri dipnotsuz tanımalıydı. Yazarla okur arasındaki güçlü bağ ancak öyle kurulabilirdi.

Bence George Steiner’ı bu kadar sahici yapan, sıkıcı akademik sorular yerine insana dair büyük soruların peşinde düşmesiydi. Hayatta da yazıda da ilkesi aynıydı: humani nihil a me alineum (insan olan hiçbir şey bana yabancı değil).

Nihayetinde okumayı sevdiren bir öğretmen olarak anılmayı istese de George Steiner kuşağının en iyi yazarlarından biri olarak hatırlanacak.

Steiner’ın hemen her gün andığım bir sözü var: “İnsanlar ikiye ayrılır: Elinde kurşun kalemle kitap okuyanlar ve kurşun kalemsiz kitap okuyanlar.” Okurken elde kurşun kalem tutmayı metne (dünyaya) müdahale isteğinin işareti sayıyordu. Ona göre bir kitabı altını çizerek, sayfa kenarına notlar olarak okumak daha iyisini yazma ve dünyayı değiştirme arzusunu simgeliyordu. Sonunda her şey o büyük soruya çıkıyor: Kitaplar dünyayı değiştirir mi?

George Steiner yazdığı kitaplarla sayısız okurunun yaşamını daha anlamlı hale getirdi. Bu onun dünyayı değiştirme biçimiydi.