Oscar ödüllerinde En İyi Film seçilen Güney Kore yapımı Parazit’in yönetmen ve oyuncu ekibi ülkelerine döndü fakat film ABD’de hâlâ gündemde. Başkan Donald Trump, ‘yabancı’ bir yapımın Oscar’da en iyi film ödülünü almasını içine sindiremediğini açıkladı. Seçim çalışmaları kapsamında 20 Şubat’ta Colorado’da konuşan Trump, Parazit’i sadece ‘yabancı’ film ödülüne layık görüp en iyi film seçilmesini eleştirdi: “Rüzgar Gibi Geçti’ye ne oldu? Ya da Sunset Bulvarı!”

Başkan’ın ‘Ah nerede o eski güzel filmlerimiz’ çıkışı Türkiye’deki Yeşilçam nostaljisinden farklı –Yeşilçam’ın 70’lerin çalkantılı ortamında çizdiği ideal toplum tablosunu da akılda tutarak. Yüzeyde masum bir ‘Altın Çağ’ özlemi yatsa da –ilk seçim kampanyasındaki ‘Amerika’yı Tekrar Mükemmel Yap’ (Make America Great Again) sloganını anımsayın– temelde yabancı düşmanlığı üzerine kurulu söylemin devamı: “Akademi Ödülleri bu yıl ne kadar kötüydü, izlediniz mi? Ve ödülü kazanan… Güney Kore’den bir film. Nasıl bir film bilmiyorum, izlemedim.”

Bütün ajansların haberi o gün geçmesine rağmen benzer ifadeleri bir gün sonra Las Vegas’ta tekrarladı Trump: “Eskiden ‘En İyi Yabancı Film’ derdik. Şimdi böyle (En İyi Film) yapıyoruz. Anlamıyorum.” Başkan, bu söylemle Hollywood’un liberal/demokrat eğilimlerini de hedef tahtasına oturtuyor. Malum, Hollywood’da genel eğilim Demokratlardan yana. Robert de Niro’nun başını çektiği yıldızlar Trump’ı açıktan eleştirmenin ötesine geçip kimi zaman hakaret sınırlarını zorlayan ifadeler kullanıyor. De Niro, birçok defa Amerikan değerlerini yıkmakla suçladı Başkan’ı. Colorado’daki konuşmasında Trump, Oscar konuşmasında senatodaki azil sürecine gönderme yapan Brad Pitt’e de laf dokundurmuştu.

Donald Trump’ın Parazit’ten söz açması basit bir gaf ya da ‘saçmalama’ değil. Bu Güney Kore yapımını seçim kampanyasına dâhil ederek Amerikan film endüstrisinin en büyük ödüllerinin de elden çıktığını, yabancılar tarafından ele geçirildiğini söylüyor. Trump, görev süresi boyunca ekonomiyi iyileştirdiğini, dışarıda Dünya’nın jandarmalığını değil içeride Amerikalıların refahını, işgücünü ve güvenliğini öncelediği vurgusunu sürekli gündemde tuttu. “Güney Kore ile ticaret konusunda yeterince sorunumuz var, bir de üstüne yılın en iyi filmi ödülünü veriyorlar” sözleri bu politikanın devamı niteliğinde.

Trump’ın ‘Amerika’yı Yeniden Mükemmel Yap’maktan anladığı sadece ekonomik bir gelişmişlik değil elbette. Parazit gibi kapitalizmin bütün dünyada standart hale getirdiği sınıfsal düzeni eleştiren bir yapımın karşısına ‘Amerikan değeri’ olarak koyduğu film, siyahilerin hâlâ hizmetçi olduğu beyaz çiftlik sahibi bir ailenin öyküsü. Parazit’i izlemediğini söylese de yerine önerdiği filmi izlediğini düşünebiliriz.

‘O eski güzel günler’ söyleminin ardında günümüzün özgürlükçü alanlarına bir saldırı var. Türkiye’de ‘Yeni Türkiye’ kılıfında ortaya çıkan benzer söylemler, ABD’de ‘eski büyük Amerika’ söylemiyle kendine yol arıyor. Medya ve sivil toplum Türkiye’dekine benzer bir şekilde devletleşmediği için ABD için henüz tehlike çanları çalacak kadar bir mesafe alınmadı.

Trump’ın zihin dünyasındaki ‘eski güzel günler’in neye karşılık geldiğini anlamak zor değil. Geçtiğimiz Eylül ayında Ukrayna krizi dolayısıyla patlak veren muhbir (whistleblower) olayında Trump benzer bir ‘o eski günler’ söylemi kullanmıştı: “Bunlara kim ıslıkçı (whistleblower) adını verdi bilmek istiyorum. Çünkü bu casusluğa daha yakın. Malum, o eski günlerde daha akıllıydık, öyle değil mi? O zamanlar casuslara ve hainlere şimdikinden daha farklı davranırdık.”  Whistleblowerları casusluk ile suçlayan Başkan, onların ihanet ile yargılanmasını istemişti.

Her ne kadar ABD, Obama döneminde kitap okuyan, film izleyen ve yıl sonunda en iyi film ve kitap seçkisi yayımlayan bir Başkan’a –Obama bunu hâlâ yapıyor– aşina olsa da Trump’ın Oscar önerisi siyaset tarihinde alışılmadık bir durum değil. İktidarın sanatı, özelde sinemayı araçsallaştırması siyaset tarihi için geçen yüzyılın konusu. Sinemanın gücünü ilk keşfeden Hitler olmuştu. Yedinci sanatı bir propaganda aracına dönüştürmesi sadece Goebbels sayesinde değildi. Ardında Reifenstahl gibi yetenekli bir yönetmenin desteği vardı. Trump’ın bir Reifenstahl aradığını düşünmek abartı olabilir. Fakat öyle bir yönetmen olsa söylemleriyle ona destek vereceğini düşünebiliriz.

Başkan’ın Hollywood’dan istediği filmlerin bugün tekrar çekilmesi zor. Garip olan, -son dönemde kırılmalar olsa da- dünyanın önemli bir bölümünde Amerikan dış politikasının bir uzantısı gibi algılanan Hollywood, kendi ülkesinde Başkan tarafından Amerikan değerlerinden uzaklaşma suçlanıyor. Bu yıl The Irishman En İyi Film ödülünü alsaydı Trump ne düşünürdü acaba? İtalyan mafyasındaki İrlandalı bir tetikçi üzerinden ABD’nin son elli yılını mafya-sendika-politika (kan-emek sömürüsü-para) üçgeninde ele alan bir film, Amerika’ya daha mı çok yakışırdı?